23 Mart 2008 Pazar

ATATÜRK'ÜN SIRLARI 19

HAYATINI KURTARAN SAAT
Çanakkale Savaşları sırasında düşman ordularının hücumlarına karşı Conkbayırı ve Kocatepe'de yaptığı savunmalarla düşmanı durduran ve sonra onları mağlup etmeye başlayan Mustafa Kemal İstanbul'un düşmesini engellemiş oluyordu...
Savaşın en kızgın olduğu günlerden birinde Mustafa Kemal yanında bulunan Yaveri ve yakın arkadaşı Nuri Conker'e emirlerini verirken, bu sırada patlayan bir mermi parçası onun kalbinin üzerine isabet eder...
Nuri Conker: "Eyvah vuruldunuz Paşam!..." diye bağırınca, Mustafa Kemal hemen: "Öyle bir şey yok, aldığınız emri derhal yerine getiriniz" der. Aslında Nuri Conker'in gördüğü doğruydu. Bir mermi parçası O'nun tam kalbinin üzerine çarpmış fakat büyük bir mucize eseri cebindeki saate rastlamıştı. Birkaç santim sola ya da sağa isabet etse Mustafa Kemal'in kurtulabilmesi mümkün olamayacaktı. Fakat saat parçalanmış, Mustafa Kemal'in hayatı ise kurtulmuştu...
ÇEŞİTLİ MAKALELERDEN ALINTIDIR.kaynak:Emine Ceylan mailden

TARİHTEN İLGİNÇ GERÇEKLER 19

PARALI ASKERLER VE AMERİKA
Paralı Askerler ve Amerikan Devrimi1776, Amerika
Sadece birkaç kişi bunun bir devrim olmasını istemişti. Lexington Green'deki karşılaşma kazaydı. Doksan küsur militan yeşil hatta, bir İngiliz birliğinin Boston dışına ilerlemesini protesto etmek amacıyla bir araya gelmişti. Bazı olayların büyüklüğü çok sonra anlaşılır ve ancak bittikten sonra bir devrim olduğu görülür.

Sadece birkaç kişi savaş istiyordu ve iki taraf da geri çekildiğinde Amerikalı Koloniciler bu ilk aylar boyunca ne için savaştıkları konusunda tartışmaya başladılar. Sam Adams gibi birkaç kişi çığlık çığlığa bağımsızlık istiyordu. Ancak sıradan vatandaşlar, o ve onun gibileri gözü kara radikaller olarak görüyordu.

Ben Franklin gibi ılımlılar geçmişlerine bir İngiliz gibi bakıp farklı şeyler görüyorlardı. Sadece doksan yıllık geçmişte kansız bir ihtilal olan 1688 Devrimi yaşanmıştı ve bu da devletlerin ancak halk tarafından desteklendiğinde var olabileceği fikrini kabul ettirdi. Birçok insan parlamentoda önemli sayıda milletvekilinin sömürgecilik karşıtı olduğuna inanıyordu. Savaşı, önceki yüzyılda hüküm süren krallığa karşı siyasal özgürlük sağlama çabası gibi görüyorlardı.

Böylece Amerikan Kıta Kongresi Washington'dan bir Amerikan Kıta Ordusu kurup Boston'daki İngiliz birliklerini kuşatmasını ve İngiltere'ye üzüntülerini bildiren bir mektup göndermesini istedi. Kısacası, çoğunluk sadece eskisi gibi birer İngiliz olmak istiyordu.

Sömürgecilik yanlılarına karşı parlamentoda sesler yükseldi. Bazıları "mesele temsil edilemedikleri halde vergi veriyor olmalarıysa krizi bastırmak için onlara parlamentoda birkaç sandalye vermekte sakınca olmadığını" söyleyecek kadar ileri gitti. Ancak Breed's Hill'de verilen binden fazla kayıp görmezden gelinemeyecek kadar yüksekti.

Bir İngiliz komutanı aptalca bir karar verip muhafazakarların iyi korunan saflarına saldırmıştı ve tabii ki ağır bir yenilgiye uğramıştı. Bu saldırıda sözü geçen adamlardan birden fazlasının oğulları ölmüştü ve bu da meselenin hasır altı olmasını engelledi.

Olayın merkezinde kral vardı. Artık iki yüzyıllık bir geçmişe sahip olan Amerikan tarihi bu adamı kanlı bir köşeye yerleştirdi. Sonuçta, özgürlük için savaşılırken ve bu on binlerce yaşama mal olurken birileri de olanlardan sorumlu tutulur. III. George da bu talihsiz adamdı işte. Aslında George o kadar da kötü bir adam değildi.

Tabii ki hataları olmuştu. Biyokimyasal dengesizlik sonucu delirmişti ama bu, daha sonra başına gelen bir şeydi. 18. yüzyıldaki Hanover krallarının çoğu gibi öyle büyük bir zeka değildi. George'un ailesinin genleri zeka konusunda kaliteden uzaktı. Ama yine de kendini işini yapmaya adadı, bilim ve sanata destek verdi. Dahası, kendi çağdaşlarının tersine, iyi bir aile babasıydı.
Boston civarındaki savaşlarda verilen kayıpları öğrendiğinde şoka uğradı, üzüldü ve kızdı. George detaylara önem veren bir adamdı. Gelen raporlara uzun uzun bakar, onları okurdu. Kolonilerdeki durumu öğrenebileceği tek yol da bu raporlardı. Raporlar kraliyet yöneticilerinden, hükümetteki adamlardan ve ordudaki subaylardan geliyordu. Aslında bu, George'a bir uyarı olmalıydı, çünkü söz konusu makamların hepsi en çok parayı verene satılmıştı. Birileri krala Amerika'ya bir komite göndermesini ya da kendisinin gitmesini ve durumu yerinde incelemesini tavsiye etmiş olsaydı, bu kriz kolayca atlatılırdı.

Ortalıkta devam eden bir oyun daha vardı. George'un soyu aslında İngiliz değildi, yüzyılın başında bir dizi karışık olaydan ve alınan karardan sonra William ve Mary ölmüş, sonra İngilizler kendilerini kralsız kalmış bir şekilde bulmuşlardı. Kendi kraliyet ailelerinden gelen birine güvenememiş ve Alman eyaleti Hannover'in hanedanını davet etmişlerdi. Onlardan gelip yönetime geçmeleri istendi, çünkü başka biri üzerinde karar birliğine varamamışlardı.

George'un büyük babası Hannover'li ilk İngiliz kralıydı ve İngilizce bile bilmiyordu. Böylece 18. yüzyıl boyunca Almanlar İngiliz tahtında oturmuş oldu ve sarayda kraliyet ailesine pek sıcak bakılmadı. O sıralarda Fransa'da XVI. Louis istediği gibi at koşturuyordu, Prusya kralı Frederick ayaklanan silahlı köylülerin vurulmasını emretti. Rusya'da Katerina sürekli isyanlarla uğraşıp on binlerce kişiyi öldürtüyordu. Avusturya'nın başındaki kültür düzeyi yüksek Habsburglar bile parlamentoyla para konusunda anlaşamayacaklarını ya da asilerin lideriyle bir masada oturup karşılıklı çay içerek anlaşmaya çalışacaklarını hayal edemezlerdi.
Bu yüzden George'a yaptıkları iyi bir fikir gibi görünmüştü. Bunlar kraliyet sömürgeleriydi ve başlarında kralın tayin ettiği adamlar vardı. Tahtı, yıllar önce ortaya çıkmış karışık bir durumla kazanılmış bir kral asla güçsüz görünmemeliydi. Krallığı sırasında en zengin sömürgelerin kaybedildiğini söyleyemezdi. Ayrıca ihanette bulunanlarla açıkça uğraşıp güçsüz de görünemezdi. Artık sorun ilk hareketi kimin yapacağına gelmişti. George bir kral gibi düşünüyordu ve ilk saldıranın sömürgeciler olmasını bekliyordu.
Kıta Kongresi tarafından anlaşma için başlatılan girişimler duymazdan gelindi. Franklin ve öteki delegeler sarayın kapısının önünden bile geçemedi. Oysa ki Ben o sırada uluslararası üne sahip önemli bir adamdı. Saygıdeğer bir bilim insanı, yazar ve sosyal yorumcuydu. Windsor'dan gelen haber Boston'un dışında silahlı bir kalabalık beklerken hiçbir anlaşma yapılamayacağıydı.

Önce bu kalabalık dağılacaktı, bölgede İngiliz topraklarının güvenliği sağlanacaktı. Ancak bu şartlar yerine gelirse görüşmeler başlayabilirdi. İnsan gözünde rahatlıkla canlandırabiliyor: George'un dalkavukları bu fikri dinlerken onaylayarak başlarını sallıyor ve bunun tüm dünyaya ve parlamentoya kimin daha sıkı olduğunu göstereceğini düşünüyorlar.
Ama bu fikir pek işe yaramadı. Concord Road boyunca devam eden saldırılar ve özellikle Breed's Hill'deki çatışmalar durumu daha da zorlaştırdı. Zor durumda kaldıklarında İngiliz birliklerinin gelip yardım edeceğinden şüphe duymaya başlayan sömürge liderleri artmıştı. Görüşmelerin yapılamamasıyla her şey daha hızlı ilerlemeye başlamıştı.

Boston'daki İngiliz güçlerinin savaşı dışarı taşmıştı. Washington, Henry Cox adındaki bir kitapçıyı Ticondaroga kalesinden ağır silahlan alıp Massachusetts'e götürmesi için görevlendirdi. Bu ağır silahlar Kolonicilerin İngilizleri şehir dışına sürmeleri için kullanılacaktı.
Gönderdiği sert mesajın işe yarayacağını sanan George gördüğü tepki karşısında şoka uğramıştı. Ordusuna ihtiyacı olacağını hiç düşünmemişti ve Kolonicilerin tepkisi durumunu kötüleştirdi. İç Savaş'tan bu yana hem Britanya'daki, hem de Amerika'daki İngilizlerde yersiz olmayan bir asker korkusu vardı. Yeni birliklere gerek vardı ancak İngiltere'de kalan az bir güç dışında tüm ordu deniz aşırı yerlerdeydi. Buralarda politik bir tehdit yoktu.

Koloniciler geri çekilmeyi reddettiğinde George'un askeri danışmanları isyanı durdurmak için en az elli bin asker gerekeceğini söylediler. Bu aptalca bir askeri tahmindi. İngiltere'den yola çıkacak en az on beş-yirmi birlik anlamına gelirdi. Bu tür bir hareket zaten, ne yapılacağı konusunda görüş ayrılığında olan Parlamentonun onayını gerektirirdi. Ayrıca on binlerce genci askere almak demekti. Bir de, bu askerler vahşi topraklar denebilecek Amerika'ya gitmek isteyecekler miydi, bakalım?
İngiltere'ye bir fatura çıkartmadan nereden adam bulunabilirdi? Tabii ki Almanya! George'un Almanya'daki kuzenleriyle çok sıkı bağlan vardı. Bu, Almanya'nın birleşmesinden çok önceydi ve Prusya ve Bavyera dışındaki bölgelerin büyük kısmı düzinelerce küçük krallığa bölünmüştü. Ve bu krallıkların birkaç birlikten oluşan orduları mutlaka bulunurdu. Bu küçük ordular Prusyalı Frederick'in modelini uyguluyordu. İyi eğitimli, yüksek disiplinli ancak küçük krallıklar için pahalıya mal olan ordulardı. George'un kafasındaki çözüm basitti. Alman ordularını kiralamak.
Harika bir çözüm! İngiltere'de yeni ordular oluşturma derdi olmayacaktı, bu birlikler zaten iyi eğitimliydi ve Kolonicilere ciddi olduğunu gösterecekti. Alman prensler için de bu kusursuz bir fikirdi. Sadece ordularının masrafları karşılanmakla kalmayacak, üzerine para bile kalacaktı. Sağ kalıp geri dönenler ise savaş tecrübesine sahip yüksek deneyimli askerler olacaktı. Bu, bir nesil önceki Yedi Yıl Savaşları'ndan beri mümkün olmayan karlı bir işti.
Anlaşma yapıldı ve yirmi binden fazla Alman askeri hazırlandı. Askerleri deniz aşırı bir seyahate hazırlamak, giydirmek, gerekli lojistik desteği toparlamak aylar sürecekti. O zamana kadar yapılmış en büyük okyanus aşırı seyahat olacaktı.
1776 baharının başlarında kolonilerde bir haber duyuldu. Kral anlaşma için görüşmeleri reddetmiş ve aralarında yabancı paralı askerler de olan büyük bir orduyu Amerika'ya gönderiyordu. Kral aile içi kavgaya yabancıları karıştırmaya nasıl cesaret edebilirdi? Koloniciler hala kendilerini İngiliz gibi görüyordu.
Aslında büyük çoğunluk sadık birer İngilizdi. Ama işe bakın ki, Kral İngilizleri bastırmak ve haksız kanunları kabul ettirmek için yabancı askerler gönderiyordu. Haziran 1775 ve Temmuz 1776 arasında alman birçok karar olmuştu, ancak bu seferki, Krala yakın olan ve barışçı bir çözümü tercih eden ılımlıları bile çileden çıkarttı ve olaylar tam bir isyana dönüştü. Oturup olayları izleyen Amerikalılar da radikalleşip ellerine silahlarını almıştı. İlk başlarda Krala son derece sadık olanlar bile taraf değiştirmişti. Hangi kral kendi halkını öldürmek için yabancıları üzerine salardı?
Beklenen Almanlar sonraki ay New York'ta karaya çıktı. Hesseliler denilen yirmi bin askerden ilk gelenler bunlardı. Alman askerler Hesse eyaletinden geldikleri için bu adı almışlardı. 1778'de Fransa Amerikalıların tarafındaydı. Fransız ve Alman birlikleri zaman zaman çatışmıştı. Alman birlikleri için savaşmak bir işti ve sivil halkla karşılaştıklarında sıkı bir disiplin içerisinde davranıyorlardı. Ama yine de varlıkları isyancıları ateşlemeye yetiyordu.
Özgürlük Bildirgesi dikkatle okunduğunda Krala karşı sitemlerden birinin yabancı paralı askerleri kullanması olduğu görülür. Bu askerlerin yarısından azı Almanya'ya geri dönebilecekti. Binlercesi hastalıktan, savaşta ya da hapishanelerde ölecekti. Bazıları da isyancılara katılacaktı. Sonuçta askeri açıdan hiçbir fark yoktu. Politik açıdan bakıldığında ise George'un dahiyane fikrinin Amerikan ulusunun doğuşunda ne kadar etkili olduğu görülebilir.
ÇEŞİTLİ MAKALELERDEN ALINTIDIR. kaynak:Emine Ceylan mailden

17 Mart 2008 Pazartesi

ATATÜRK'ÜN SIRLARI 18

EFSUNLU KEMAL
Mustafa Kemal yönettiği savaşlarda cephenin ateş altında sık sık dururdu. Siperleri dolaşarak hatta bazen öne çıkarak askerlerin moralini yükseltmeye çalışır, tüm gelişmeleri yakından takip ederdi.
Atatürk'ü karalayan bir yazar olarak bir hayli eleştirilen ve bir zamanlar kitabı Türkiye'de yasaklanan H.C. Armstrong bile "Bozkurt" adlı kitabında Mustafa Kemal'in mucizevi bir şekilde vurulamadığından bahseder:
Bir keresinde yeni kazılmış bir siperin dışında duruyordu. Avcılarımızın yoğun ateşi altındaydı. Bir İngiliz Bataryası da o sipere ateş açtı. Toplar menzili ve hedefi buldukça şarapneller gitgide daha yakınlarına düşmeye başladı. Vurulması matematiksel olarak kesindi. Kurmayları sipere girmesi için yalvarmaya başladılar. Dürbünle görüyorduk. Fakat o sigara yakıp gayet sakin bir şekilde sigara içmeye başladı. Ne yakınında patlayan şarapneller, ne de yoğun avcı ateşi Mustafa Kemal'e bir şey olmuyordu. Çünkü O'nu vuramıyorduk.
O, zaman zaman eline bir tüfek alıp yoğun ateş altında, siperden dışarı çıkıyor, Avustralya siperlerine dikkatli, telaşsız ve isabetli atışlar yapıyordu. Bu kısa menzilde bile avcılarımız onu vurmayı başaramıyorlardı. Vurulmuyordu... Onu vuramıyorduk...
Bu inanılmaz gerçeği büyük bir şaşkınlıkla kaleme alan Armstrong, sonra şöyle devam ediyor: Sonra duyduk ki, Mehmetçik adı verilen Türk Neferleri bu inanılmaz olayı gördükten sonra Mustafa Kemal'e bir isim takmışlar: "Efsunlu Kemal..." Bu isim askerlerimizin moralini bozmuştu. Gelip soruyorlardı:
"Karşıdaki Türk Birliği'nin komutanı kim? O mu?"
"Hayır... Hayır..." diyorduk,"O değil,
O burada değil, sakin olun..."
ÇEŞİTLİ MAKALELERDEN ALINTIDIR.
kaynak:EmineCeylan

TARİHTEN İLGİNÇ GERÇEKLLER 18

HOWE VE 1777 SALDIRISI
Howe ve 1777 Saldırısı1777, ABD
Amerikan ordusuna karşı başlatılan kampanya, birinci yılın sonunda İngiltere açısından başarılı olmuş gibi görünüyordu. İngiliz Koloniler Devleti Sekreteri Lort George Germain bir mevsim sonra her şeyin tamamen hallolacağına inanıyordu. Koloni haritalarını ve Amerika'daki kuvvetlerin kumandanı Lort William Howe'un raporlarını iyice inceliyordu.
O sıralarda New England isyan açısından bakıldığında kaynayan bir kazan gibiydi. Ama Atlantik bölgesinin ortasında, özellikle New York ve New Jersey'de Krala sadık olanlara verilen destek artıyordu. 1776 kışında Washington'daki karışıklık Ne w Jersey'e ulaştığında hiçbir destek görülmedi. Germain, New England öteki kolonilerden ayrılır ve izole edilirse Amerikan kolonilerinin isyanı zayıflar ve biter diye düşünüyordu.
Haritalara bakarken olayın açık ve doğrudan bitirilebileceğini gördü. General Burgoyne, Saint Lawrence nehri vadisinin dışında, Kanada'nın Krala sadık olan bölümünde savaşıyordu. Yukarı New York'ta yazın başıboş bir kalabalık olan orduyu mağlup etmiş ama sonra kışla birlikte, hava şartları yüzünden kuzeye, Kanada'ya çekilmek zorunda kalmıştı. Yirmi bin adamıyla Howe kışın New York şehrinin güneyinde öylece oturuyordu. Washington'ın orduları ise New Jersey'nin batısındaki ormanda donuyordu.
Germain tüm gerekenin bir bağlantı olduğunu düşünüyordu. Burgoyne baharda karlardan kurtulduğunda, kuzeyden gelip Champlain ve George göllerinin oluşturduğu geniş alanda ilerleyecekti. George gölünün güney ucundan ise Albany sadece 128 km. uzaklıktaydı. Bir ordu bu mesafeyi yavaş yavaş gitse bir haftada alırdı. Bu şartlar Howe'un ordusu için de geçerliydi, Howe'un kardeşi orduya eşlik eden filoyu yönetmekle görevliydi. Hudson ise Albany'ye uzanan, üzerinde gemilerin gidebildiği bir nehirdi. Gemiler kuzeye doğru bir hafta ilerledikten sonra iki ordu birleşebilirdi.
Orduyu daha da güçlendirmek için küçük bir üçüncü ordu da batıdan, Mohawk'dan onlara katılacaktı. Tabii ki biraz direniş olacaktı ama alıştırma yapmak da gerekliydi. Washington, Howe'un ilerlemesini durdurmak için saklandığı yerden çıkacak ve yetersiz bir asker olan St. Clair'in yönetiminde, kuzeyde bekleyen can sıkıcı kalabalık da Burgoyne'un önünü kesmeye çalışacaktı. İki büyük İngiliz ordusu bu direnişi ezip geçecek ve Howe'un filosu da destek verecekti. Kuzeydeki ve ortadaki koloni ordusu imha edilecek, New England'ın öteki eyaletlerle ilişkisi kesilecek ve gösteri zavallı isyancıların teslim olmalarıyla bitecekti.
Germain'in planları tam bir zafere adaydı. Şık haritalarla, çizimlerle belirlenmiş bu plan Krala sunulmuştu ve danışmanlar kafalarını sallayarak kabul etmişti.
Amerika'da hizmet veren o zamanın gözlemcileri, (daha sonra kayıt tutarak tarihçi olmuşlardır) İngiliz koloni yönetiminin en büyük hatalarından birinin Amerika'daki şartlar konusunda hemen hiç bilgilerinin bulunmaması olduğunu söyler. İş haritaya bakmakla olsaydı, haritaya bakıp İngiltere'yi alabilir, onu bir koloni haline getirebilirdiniz, bu çok kolay olurdu.
Bu adamlar haritaya bakıp bir yol gördüklerinde bunu Londra ve Portsmouth arasındaki otoyol gibi bir şey sandılar. Ama o yol sandıkları aslında çamur birikintileriydi. Ayrıca unuttukları bir şey daha vardı. Kolonicilerin askerleri hep balta taşırlardı ve geri çekilirken binlerce ağaç devirirlerdi.
Sonrası basit bir koordinasyon meselesiydi. 1777'de Amerika'da yarım düzine ordu vardı. Kanada'daki, New York eyaletindeki, New York şehrindeki güçler; güneydeki Krala sadık birlikler, New York şehrinde bir filo ve kıyılar ve Karayipler'de dolanan filo ve askerler. Bunların hiçbiri yerel olarak yönetilmiyordu. Her emir, her malzeme, her satın alma talimatı, emir değişikliği, önemli birlik hareketleri ve takviye isteği Atlantik'in öte tarafından Lort Germain'den geliyordu. En iyi durumda bile bir emir iki ayda yerine gelebiliyordu.
Bu yüzden Germain bu üç aşamalı harekatın emrini verdi ve Albany yakınlarında Kolonicilerin ordusunun imha edildiği haberini beklemeye koyuldu. Ve büyük bir hata yapmış oldu.
Planlar kesinleştiğinde Lort Howe kesin olmayan bir yetkiyle ve çok genel bir planla kalakaldığını fark etti. Bu harekatı Germain'den detaylı tek bir emir almadan nasıl yönetecekti? Bu sorunun nedeni, Hovve'un bir beyefendi olması ve bir beyefendiye sert emirler verilememesi ya da bir katibin emirleri ayrıntısıyla yazmamış olmasıydı. Nedeni ne olursa olsun, kurye gemisi denizde haftalarca yol kat edip Howe'a emirleri ulaştırdığında New York'daki komutan Washington'u yenme konusunda son sözün kendine bırakıldığını öğrendi.
Bu arada kuzeyde, Burgoyne emirleri almış ve New York'un kuzeyine doğru ilerlemeye başlamıştı. İlerlemeleri çok zor oluyordu çünkü geri çekilen Koloniciler yolları kesilmiş ağaçlarla doldurmuştu. Acilen gerekli malzemeyi almak için Bennington'a giden birlik Koloniciler tarafından durdurulmuş ve imha edilmişti.
Ağustos ortasına gelindiğinde Burgoyne'un başı dertteydi. Tekrar Kanada'ya geri çekilmek için ise çok fazla ilerlemişti. Bu açmaz içinde ne yapacağını düşünürken sonunda Lort Howe'dan bir mektup ulaştı. Bu, basit bir nottu: "İyi şanslar Johnnie. Ben Philadelphia'ya doğru yola çıktım." Lort Howe güneye dönmeye karar vermişti.
Howe, Washington'ı bir çatışmaya sürüklemek istiyordu ancak İngilizler ilerledikçe Washington Batı New Jersey'nin vahşi topraklarına çekiliyordu. Howe ise Burgoyne gibi Kolonicileri ormanın içinde kovalamaya yanaşmıyordu. Washington neden centilmenlik kurallarına göre oynamıyordu sanki? Howe, Germain'in önerdiği gibi kuzeye çıkıp Burgoyne ile birleşmeye karar verdi ancak Washington'ın karşılarına çıkacağının garantisi yoktu. Dahası Hudson nehrinin daraldığı yerlerde, West Point civarında zorlu engeller vardı. Ayrıca onlar Albany'ye doğru ilerlerken Washington İngilizlerin üslendiği New York'u ele geçirebilirdi.
İsyancılar Philadelphia'yı başkent ilan ettiler. Bunun üzerine Howe, bu şehri almanın Washington'un savaşmasını sağlayacağını düşündü. Bu savaş da deneyimli İngiliz birliklerinin zaferiyle sonuçlanacaktı. Howe'un ilk hareketi ordusunun tümünü kardeşinin filosuyla Delaware nehrine çıkarmak oldu. Kafasındaki plan güneye Chesapeake'e inip, Bay'den yukarı çıkıp, Head of Elk'de (bugünkü Elkton) karaya çıkmaktı.
Personel ve kardeşi buna karşı seslerini yükseltmişti ama Howe onları susturdu. Burgoyne'la ilgili bir sorun olmadığını düşünüyordu. Kendi ordusuna bir şey olursa, kardeşi gemilerle geri dönüp ihtiyaç olursa birkaç bin adam alıp gelebilirdi. Bu arada Washington, Philadelphia için savaşacak, yenilecek ve şehir teslim olacaktı. Kongre de kapanacaktı. Başkentini kaybeden Washington da vazgeçecekti.
Böylece temmuz sonunda Howe askeri gücünün tümüyle güneye ilerledi. General Clinton yönetiminde yedi bin askeri ve küçük bir filoyu New York'daki garnizonda bıraktı. Burada büyük bir sorun vardı. Germain'e bunları hiç bildirmemişti, planları konusunda "Beyefendi Johnnie" vahşi topraklara çıkamayacak şekilde girene kadar da Burgoyne'a danışmamıştı.
Howe, Chesapeake'e doğru ilerlemeyi sürdürdü ve Washington sonunda Brandywine'da 11 Eylül 1777'de çatışmaya girdi. Beklendiği gibi yenildi ancak teslim olmadı.
Brandywine'daki savaştan iki gün sonra, 320 kilometre boyunca, Burgoyne umutsuzca kuzeyde Saratoga, New York'da Hudson nehrini geçmeye çalıştı. Niyeti Albany'ye ilerlemekti. Orada yeterli malzeme bulacağını ve yaklaşan kış boyunca sığınabileceğini umuyordu. Doğruca koloni ordusunun içine daldı. Yollar kesilmiş ve kuzeyden yardım ulaşması imkansız hale gelmişti. Tek umudu, habercilerin gizlice koloni ordusunu aşıp Howe'a imdat mesajını ulaştırabilmesiydi. Burgoyne zor durumdaydı ve son şansını kullanıyordu.
New York'da ise garnizonun başında bırakılan General Clinton kuzeye doğru bir çıkış yapmayı denedi. Clinton, West Point'teki savunma hatlarını imha etti ve kuzeye Esopus'a (bugünkü Kingston, New York) kadar çıktı. 3 Ekîm'de şehri ateşe verdikten sonra tekrar New York'a döndü. Burgoyne'u tuzaktan kurtaracak bir iş becerdiğine emindi ama yaptıkları işe yaramamıştı. Clinton'ın baskım koloni ordusunu aşıp Burgoyne'e ulaşmıştı. Ancak köşeye sıkışmış ve çaresiz Burgoyne yaklaşan kışın da etkisiyle 17 Ekim 1777'de teslim oldu.
Başlangıcından sonuna kadar 1777 yılı kötü işleyen iyi fikirlerin yılı oldu. Germain'in planı, Burgoyne'un ormana ilerleyişi, Howe'un Philadelphia'yı almaya çalışması, hatta Clinton'ın tuhaf baskını o zaman harika stratejiler gibi görünmüştü. Ancak savaşın paradigmasının değiştiği gerçeğini hesaba katmadılar. Artık bu aydınlanma dönemi savaşı değildi. Prens ve prenseslerin oynadığı oyunlara benzemiyordu. Sınırlı hedefler, sömürge hırsı ve paralı askerler yoktu. Bu, artık devrim çağının savaşıydı. Yeni bir çağda, yeni bir savaş ideolojisi ortaya çıkmıştı. Eski kurallar geçerliğini yitirmişti.
Burgoyne'un teslim olmasından bir ay sonra Paris'e İngilizlerin en sıkı ordularından birinin bir grup çapulcu tarafından yenilgiye uğratıldığı haberi ulaştı. Philadelphia gerçekten düşmüştü ama kolaylıkla geri alınabilecek bir şehirdi. Washington hala orada bir yerlerdeydi ve bir İngiliz ordusu yenilgiye uğratılabiliyorsa, öteki ordular da yenilebilirdi. Fransızlar bu yeni devleti tanımaya hazırlanıyorlardı. Savaşın yönü değişmişti. Germain'in planı ve Howe'un yaptıkları bir imparatorluğun kaybına yol açmıştı.
ÇEŞİTLİ MAKALELERDEN ALINTIDIR.
kaynak:emineceylan

ATATÜRK'ÜN SIRLARI 17

YER: ÇANAKKALE
İngilizler Çanakkale'de Anafartalar grubunu mağlup edip de cepheyi sökemeyince yeni bir harekete giriştiler. Cepheyi sağdan çevirmek istediler. Düşmanın planını bozmak için Kireç Tepe'yi tutmak lazımdı. Ancak oraya giden tek bir dar yol, harp gemileri tarafından makaslama ateş altında tutuluyordu. Her an 38'lik gülleler korkunç patlayışlarla ortalığı alt üst ediyordu. Bir insanın değil, kuşun bile geçmesine imkan yoktu...
Kireç Tepe'yi tutmak emrini alan askerler, bulundukları yerden çıkmakta tereddüt içindeydiler. Fırsat gözlüyorlardı... Fakat düşmanın ateşi bir an bile kesilmiyordu. Atatürk bu hali görünce siperlere koştu. Askerlerin arasına karıştı ve sordu: "Niçin geçemiyorsunuz?"
İçlerinden biri cevap erdi. "Düşman ölüm saçıyor, geçilemez." Bunun üzerine Mustafa Kemal zerre kadar korku ve tereddüt göstermeden: "Oradan böyle geçilir..," dedi ve ileri fırladı.
Askerler durur mu, onlar da Kumandanları'nın arkasından ileri atıldılar. Toz duman ve ölüm kasırgasını yaran askerler karşıya vardılar ve tepeyi tuttular. Mustafa Kemal'in ve yanındaki askerlerin vurulmadan o dar geçitten nasıl geçtikleri hiç bir zaman anlaşılamamıştır.... Sevgili okuyucular bu sadece bir kahramanlık öyküsü değildir. Bu kahramanlığın ötesinde büyük bir mucizedir... Ve normal şartlarda açıklanması mümkün değildir...
ÇEŞİTLİ MAKALELERDEN ALINTIDIR.
kaynak:EmineCeylan

TARİHTEN İLGİNÇ GERÇEKLER 17

FRANSA'NIN İNTİKAM HIRSI
Neye mal olursa olsun intikam almak1780,
Amerika Savaş beklenmedik tarafların yakınlaşmasına neden oluyor. Amerikan devriminde de buna benzer bir durum yaşanmıştı. Fransa'nın savaşa girmesinin nedeni İngiltere'yle aralarında yüzyıllardır devam eden anlaşmazlıktı. Tarihin cilvesi; ABD'yi yaratan Fransa, İngiltere'den intikam almak istiyordu.
Bazı tarihçiler bizi Fransız devriminin Amerikan devrimini bir kardeş gibi görüp yardım elini uzattığına inandırmaya çalışır. Ancak Fransa'nın Amerika'daki kolonilerin devrimlerini desteklemesinin eşitlik ve özgürlük gibi ideallerle ilgisi yoktu. Yönetimdeki genç sınıf ki bunlara ünlü Lafayatte Markisi de dahildi, Voltaire hayranıydı ve radikal hareketlere sahip çıkmak onlara uygun düşüyordu. Fransızların Amerikan devrimini desteklemelerinin en büyük nedeni İngilizlerden intikam almaktı.
Amerikan devriminin başlamasından sadece on iki yıl önce, Fransa on üç koloninin baş düşmanı olarak görülüyordu. Amerika kıtası Fransız ve Kızılderili savaşlarını görmüştü ve on binlerce insan ölmüştü. 1763 anlaşmasıyla Fransa Kuzey Amerika'dan uzaklaştırılmış olsa da acı anılar birkaç nesil daha kafaları meşgul edecekti.
Fransızlar, İngilizlere karşı kaybettiklerinde zararları kolonicilerin kaybından çok daha acı vericiydi. Koloniciler belki çiftliklerini, ailelerini kaybettiler ama Fransızlar bir imparatorluk kaybetti. İlk başta tam bir zafer mümkün gibi gözüküyordu, ama sonunda Quebec, Ohio ve Missisipi Vadisi kaybedilmişti. Artık on binlerce Kanadalı ve Fransız sadece birer mülteciydi. Savaşta donanmalar, ordular yok olmuş, bir ulusun gururu incinmişti. Bu arada nefret edilen Anglo-Sakson İmparatorluğu sınırlarının dışına yayılıp zenginleşmeye devam ediyordu.
Böylece 1775'de kolonilerde isyan çıktığı haberleri memnuniyetle karşılandı. Son savaşların bitmesi ve isyan çıkması arasında geçen zamanda İngilizler garnizon, bina inşası, yönetim birimlerinin gelirlerinin karşılanması, son savaştan kalan borçların ödenmesi için milyonlar harcamıştı. Bunun tam tersine, Fransa ise deniz aşırı tüm giderlerinden kurtulmuş ve zenginleşmişti. Denizaşırı sömürgelere para harcamadığında Fransa'nın ekonomik açıdan bu kadar gelişebileceği kimsenin aklına gelmemişti. 18. yüzyılın ortalarındaki ekonomik teori tamamen kolonilerden sağlanan hammaddenin getireceği para üzerine kurulmuştu.
İngiliz koloni!erindeki isyanın neler getirebileceğinin gerçekten de kimse farkında değildi. Saraya yakın Fransız entelektüel ve düşünürlerinde birden Amerikandaki isyana yoğun bir destek verme eğilimi baş gösterdi.
Aslında bunların hepsi tarihin en büyük politikacı, entelektüel ve propaganda uzmanlarından biri olan Benjamin Franklin'in başının altından çıkıyordu.
1776'da isyan hükümetinin bir temsilcisi olarak Fransız sarayına giden Benjamin Franklin hemen işe koyuldu. Fransızlar tarafından resmi olarak tanınmamış bir hükümetin temsilcisi olduğu için resmi bir şekilde sarayda takdim edilemezdi ama o zaten tam bir saray adamıydı. Davetlere sansasyon yaratacak kıyafetlerle katılır, armonikasıyla konserler verirdi. Kadınları kendisiyle birlikte çıplak "hava banyosu" yapmaya ikna ederdi. Yetmişlerinde olmasına rağmen Franklin'le bir gece geçirmek için kadınlar sırada beklemek zorundaydılar. Paris sosyetesinde Franklin'in ne kadar çekici bir adam olduğundan başka bir şey konuşulmuyordu.
Bu arada her fırsatta Amerika konusunu gündeme getiriyordu. Entelektüellerle yaptığı sohbetlerde insanlığın girdiği yeni dönemden bahsedip Voltaire, Rousseau ve Aydınlanma'dan övgüyle bahsediyordu. Ekonomistlere doğal kaynaklar açısından zengin olan yeni dünya kolonilerinde sınırsız ve sorunsuz ticaret yapma hakkını, milliyetçilere ise intikam fikrini sunuyordu. "Artık aynı savaşın içindeyiz" diyordu. İki taraf da İngiliz emperyalizmine karşıydı. Açıkça söylenmese de Kanada'yı ve Mississippi Vadisi'nin zenginliklerini tekrar kazanma şansı da olabilirdi.
Franklin, Fransızlara düşünecek çok şey vermişti. Bu arada isyanla ilgili başka tartışmalar da başlamıştı. Sadece bir intikam şansı değil, imparatorluğun yenilenme şansı da vardı. İngiltere'den kurtulur kurtulmaz bu on üç koloninin içlerindeki anlaşmazlıklara boğulacağına inanıyorlardı. Karışıklık sırasında birkaç koloninin kontrolünü ellerine geçirmeleri çok kolay olurdu. İmkanlar sınırsızdı.
Franklin'in başarılı pazarlaması ve Fransızları bu işe sürükleyecek bol miktarda neden olması Amerikan isyanının karlı bir iş olabileceği fikrini güçlendiriyordu. Yükselen ihtiyatlı sesler asi Amerikan ordusunun New York'un kuzeyinde bir İngiliz ordusunu tutsak ettiği duyulduğunda sona erdi. Bu topraklarda bir nesil önce Fransızlar ve İngilizler çarpışmıştı.
Fransa, asi Amerikan hükümetiyle bir anlaşma yaptı ve parasal destek olmaya söz verdi. Amerikan devrimini kurtarabilecek bir zamanlamayla, 1778'in Şubat ayında önemli miktarlarda malzeme, üniforma ve silah İngilizlerin barikatını aşıp Forge Vadisine ulaştı. Bu destek Amerikalılara büyük bir moral verdi. Birkaç ay sonra da Fransa ve İngiltere arasında resmi savaş ilan edildi.
1780'de sanki büyük bir Fransız keşif gücü Amerikan bölgesinde ilerliyordu. Başlarında da Fransız subaylar vardı. Fransızların sağladığı on binlerce tüfek, süngü ve üniformayı üzerlerinde taşıyan Amerikan askerleriydi aslında. Yaşlı Fransız savaş gemileri de Amerikalılara verilmişti. Bu arada Fransız donanması da Hint Okyanusu ve Karayipler'de harekete geçmişti.
Sonuç olarak İngilizler Yorktown'da teslim olduktan sonra savaş iki yıl daha sürdü. Çatışmalar ise Kuzey Amerika'dan Karayiplere, Manş Denizi'ne, Cebelitarık'a, Güney Afrika'ya ve Hint Okyanusu'na kaydı. İspanya ve Hollanda da intikam duygularının peşinde savaşa girdi. Avrupalıların ilgisi Cebelitarık'ı İngilizlerin elinden almaya yoğunlaştığından savaşın başladığı yer olan Amerikan kolonileri önemini kaybetti.
Fransa ise az kalsın amacına ulaşıyordu. Ancak savaşın son yılında her şeyi berbat ettiler. Karayipler'de ve Hint Okyanusunda Fransız filolarının yenilgiye uğraması Fransa'nın planlarını suya düşürdü. Cebelitarık'ı almak için kurulan Fransız-İspanyol ittifakı ise başarısız oldu. Fransızlara kalan büyük miktarlarda borçtu.
ABD'de on binden fazla askerin masrafları, bir o kadar Amerikan askerinin donatılması, askeri harekatlar, donanmanın girdiği savaşlar, yeni gemilerin inşası ve İngiltere'yle savaş halinde olunmasından dolayı Fransız tüccarlarının iş yapamaması Fransa'yı mali zorluğa sokmakla kalmadı, tam bir iflasın eşiğine getirdi. Yıllardır süren çabalar sonuçta hiçbir kar getirmemişti.
Artık beladan kurtulmak isteyen Fransa, Ocak 1783'te İngilizlerle anlaşma imzaladı. Şu kabul edilmeli ki, İngilizler Fransızları Amerika'ya ihanet etmeye zorladı, ancak Fransa ABD'nin tanınması ve İngiliz kuvvetlerinin çekilmesinde ısrar etti.
Bu durumda Fransa gerçekten de bir intikam almış oldu. Ama ödenen bedele gerçekten değer miydi? XVI. Louis bu kararla sonunu hazırlamıştı. Savaşın yarattığı borçların altından kalkmaya uğraşan Louis 1789'da vergi reformu yapmak için bir toplantı düzenlemek istedi. Ancak toplantı yerine devrim yapıldı.
Devrim hareketini Lafayette Markisi başlatmıştı. Louis yardım istediğinde ise Amerikan hükümeti, "Biz yabancı devletlerin işlerine karışmasak daha iyi olur" dedi. Louis, Amerika'ya yardım yüzünden girilen borçlar sonucu kellesini kaybetti. Devrim ise tüm Fransa'yı bir kaosa sürükledi.
O zamanlar Fransa için ABD'ye yardım etmek karlı görünmüştü. Ancak işler yolunda gitmedi. Belki de Fransız garsonların Amerikalı turistlere kötü davranmasının nedeni Amerika'nın yardım etmemesinin cezasıdır.
ÇEŞİTLİ MAKALELERDEN ALINTIDIR.
Kaynak: Emine Ceylan

10 Mart 2008 Pazartesi

ATATÜRK'ÜN SIRLARI 15

RUSYA ÖNGÖRÜSÜ

Kurtuluş Savaşı sırasında en büyük desteği Rusya'dan alan Mustafa Kemal, savaş sonrasında ise ilişkilerini belli bir düzeyde sürdürüyordu. Çünkü Lenin'den sonra iktidarı ele geçiren Stalin, Rusya'yı keyfi bir şekilde yönetiyordu...
Yıl: 1936...
Atatürk her zamanki gibi Çankaya'daki akşam yemeklerinde ülkenin sorunlarını konuşurken, masadakiler sık sık Paşam, Ruslar şöyle ileri adımlar atıyor, ekonomide, sanayide, askeri alanda şöyle başarılı oluyorlar diye anlatıyorlardı.
Atatürk bunun üzerine yemeği bırakıp masanın üzerindeki içinde meyvelerin bulunduğu tabağı alıyor ve yere alacakmış gibi yapıyor. Masadakilere: "Eğer bunu yere bıraksam kaç parça olur?" diye soruyor.
"40 parça olurdu Paşam" diyorlar. "Hayır..." diyor Atatürk, soruyu yine tekrar ediyor, aynı cevabı alıyor. Bunun üzerine: "Bilemediniz..." diyor. Ve devam ediyor: "Biraz sabredin... Yurtta Sulh, Cihan'da sulha sarılın. Çünkü 60 yıl sonra Rusya 60 parça olacak. Bu nesil Bolşevik İhtilali yaptı. Kan kussa, kızılcık yedim der. Oğulları da babalarının istikametinde gider. Ama ondan sonraki nesil Rusya'yı 60parçaya böler...
"Şimdi Atatürk'ün bu sözleri söylemiş olduğu 1936 yıllarını şöyle bir hatırlayalım... Henüz daha II. Dünya Savaşı çıkmamış ve Rusya büyük bir güç olmamışken, bu sözler söylenmiştir. Yani inanılacak gibi değil ama 1936'da 1990'ları anlatmıştır. Bunun tek bir izahı olabilir. Bu normal şartlarda açıklanabilecek bir mesele değildir. Eğer Atatürk'ün geleceği tahmin edebilen "Üstün Sezme Gücü" olmasaydı, böyle bir öngörüde bulunabilmesi mümkün olamazdı...
Gerçekten de Rusya'daki parçalanma, Atatürk'ün söylemiş olduğu gibi üçüncü nesilde meydana gelmiştir. Atatürk 1936 yılında Rusya'nın parçalanacağını söylerken ayrıntılı açıklamalarda da bulunmuştur:"Bu gün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat, yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bu gün Rusya'nın elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni dengeye ulaşabilir, işte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim, bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprüleri sağlam tutarak... Dil bir köprüdür. İnanç bir köprüdür. Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihîmiz içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz, bizim onlara yaklaşmamız gereklidir."
"Rusya bir gün dağılacaktır. O zaman Türkiye onlar için örnek bir ülke olacaktır" diyen Atatürk kehanetlerine şöyle devam eder: "Türkiye 21. Yüzyılı şekillendiren Avrasya için bir kilit ülke konumundadır. Onlar bizi örnek alacaklardır.
"Atatürk'ün Türk Cumhuriyetleri için söylediği öngörüleri onaylayan Genel Kurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir; 4 Mayıs 1998 tarihli Sabah Gazetesi'nde "ATATÜRK GERÇEĞİ 65 YIL ÖNCE GÖRDÜ" başlığı ile yayınlanan demecinde şunları söylemiştir:
"Yeni Atlantik Girişimi toplantısında konuşan Orgeneral Bir, Türkiye'nin dış politika hedeflerini ve NATO genişlemesinin bölge dengeleri üzerindeki etkisini anlattı. Türkiye'nin artan önemine dikkat çeken Bir, "Türkiye 21'inci yüzyılı şekillendiren Avrasya için bir kilit ülke konumundadır. İlginç olan, Mustafa Kemal Atatürk'ün bu gerçeği 65 yıl önce görmesidir' dedi. Orgeneral Çevik Bir, Atatürk'ün SSCB'nin günün birinde dağılacağına ilişkin sözlerini de hatırlatarak, Türkiye'nin diğer Avrasya ülkeleri için iyi bir model olduğunu kaydetti."
ÇEŞİTLİ MAKALELERDEN ALINTIDIR. kaynak. Emine Ceylan